Cumartesi, Aralık 30, 2006

merri kırizmıs & gurban abey!


















ikibinaltı pek de tatlı geçmedi benim açımdan, öyle uzuuun uzun hayıflanacak dert yanacak değilim geçti zaten yapacak bişiy yok, bööle bi yılın noel babası da ancak yukarıdaki gibi olur sanırım, neese! mangalda pişerek rakı eşliğinde miideme girecek olan masum hayvancıklara şimdiden özürlerimi sunar, hepinize mutlu yıllar dilerim ben, bühüü...

Cuma, Aralık 15, 2006

cumpleaños felices!


















Ben oyuncaklarla oynamayı bayaa geç bıraktım arkadaşım, hatta yaşıtlarımın sevişmeye falan başladığı yıllardı sanırım, bi gün perdeleri açık bırakmışım odanın, karşı apartmandan bi arkadaşım ortalıkta benim oyuncakları görmüş "lan olm sen haala oyuncak mı oynuon laaan, ehiehi!" demişti de başımdan dökülen kaynar suların durmasını beklediğim bi kaç saniyenin akabinde, "yok olm ya a.k. misafir geldi de onnarın piçler oynadı ortada bırakmış götoolanları" demiştim can havliyle... Neyse işte geçenlerde valide eski oyuncaklarımın durduğu bi koli bulmuş, e biliyo tabi oğlunun huyunu, "alıcağın varsa al aradan gerisini fakire fukaraya vericem" dedi, ben de hiç düşünmeden favorilerim olan "mekanik adamlar" a atladım hemmen, ne vercem lan elin sümüklüsüne onca yılımız geçmiş alla allaaa! Fotoğraftakiler şu an işyerinde masamda duruyo, arada mööö falan die bağırdığımda iş arkadaşlarımın garibine gidio tabi ama alışırlar napiyim. Bi tarafının çocuk kalması iyidir insanın, bi kendi bi de sevdiklerinin yaşı ilerledikçe anlıyo insan çocukluğun değerini, hergün çocukluk anılarına bi yenisini katmanın önemini. Bugün ööle bi gün işte, sevgili denizcik (kaşla göz arasında asno afortunado'yu ayartsa da haala minik bi kız gibi valla benim gözümde) çocukluk anılarına bi yıl daha ekledi, öpüyoruz ve yıldızlararasında uzuuuuun mutlu bi hayat diliyoruz efenim sizin için jah'a...

Cuma, Aralık 08, 2006

Haliniz Duman ammaaaaaaan!!!


















Giderek dağı duvarı aştık
Yardan uzak aleme daldık
Aman aman çaresiz kaldık
Halimiz duman aman

Malum bugün yedek subay adaylarının sınav sonuçları açıklanıo, bi heyecan, efenime sööliyim bi yusuf yusuf durumu hakim tüm adaylarda günlerdir. Geçen yıl bu zamanlar (bu da şarkı adı mıydı neydi ya bi tuhaf oldu) Eskişehir'de bi arkadaşımın evinde bira şişeleri arasında öğrenmiştim ben de askerliğimin kısa dönem olarak Ankara'ya çıktığını. Bu bakımdan taze asker adayı arkadaşlardaki heyecanı ve kaygıyı anlayabiliyorum, "biter mi lan askerliğiniz!!" demek istiyorum onlara kısaca, zavallılar... Neyse konuyu dağıtmiyim, heyecan diodum. Dün bi arkadaşımın istanbuldaki kız kardeşinden telefon geldi, hatun abisine daha nasılsın demeden heyecanla ve inatla "abiiğğ yeğğdek subağy sınağv sonuğğçlarını nerdeğğn öğreniooz yaaaağğ?!" vb. şeklinde sorular yöneltince işkillendik, serde abilik var idi, n'ooluyodu, hooopdu! El kadar kızın askere gitcek adamla işi ne idi?!?! Kafamızın tası atmasındı, o askere gidecek arkadaş zevkle çürüğe çıkarılırdı! Neyse ki durum sandığımız gibi değilmiş, aslında sandığımızdan da betermiş. Konuşma ilerledikçe acı gerçek anlaşıldı; Duman grubundan Kağğğan askere gidiomuş (acı olan bu değil), (acı olan kısmı burda başlıo) bu hanım kızımız ve bi grup arkadaşı üşenmemişler Kaan efendinin TC. kimlik no'sunu bulmuşlar önce internetten, maksat sınav sonucunu, dolayısıyla Kağğğan'ın askerliğinin nereye çıktığını öğrenmek. TC. kimlik numarasına başarıyla ulaştıktan sonra da askerliğini yapmış tek tanıdığı olan abisini aramış yukardaki malum soruyu sormak üzere. Abisi "yok kızım ööle öğrenemezsin sınav sonucunu, aday numarasını bilmen lazım" falan dedi bütün efendiliğini ve sakinliğini koruyarak başlarda, lakin hanım kızımızın ısrarlı sorularının devam etmesi üzerine "Yahu benim askerliğin nereye çıktığını bu kadar merak etmemiştin be" diye haykıraran arkadaşımızı ısırdığı telefonu ağzından alarak alnına kolonya tatbik etmek süretiyle sakinleştirmeye çalışırken, hanım kızımız ve arkadaşlarını Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi web sitesine yönlendirdik, rabbim bu teenagerlara akıl fikir versin, amin...

Perşembe, Aralık 07, 2006

burdan norveç kaç sigara içimi ki?

















Jeg ikke vært smokingg for 4 dager,
jeg føler seg litt bit merkelig,
jeg føler seg som en Norsk, eller noe liker det!

sigara içen meali: 4 gündür sigara içmiom, bi tuhaf hissediom a.k.! Norveçli ya da ne biliyim öyle bişey gibiyim!

Pazartesi, Kasım 27, 2006

and the winner is...


















Hani hep derler ya "Çocukluğumuzdan beri yarış atı yerine konduk" "Bu sistem el kadar bebeleri yarış atına çeviriyor" falan, ben sözün gerçek anlamıyla yarışmaya doğarken başladım, yani başlamışım. Ana rahminde ikiz olarak gelişmemiz ilk rakibemle de oldukça erken tanışmama neden oldu. İkiz kardeşim bi boy farkla birinciliği kazanırken, ilk mağlubiyetin acısını tadan zavallı ben ciğerlerime dolan oksijenin de etkisiyle basmışım yaygarayı. Rakibemin finish'e yaklaştığımızda fair playe son derece aykırı bi biçimde kafama basmak suretiyle öne geçtiğini hayal meyal hatırlıyorum aslında, doğum travmasıyla birleşen yenilginin acısına katlanabilmemi sağlayan yegane avuntum budur, şike yaptın kızım!

İlerleyen yıllarda da bu yarış hali hayatın pek çok alanında karşıma çıktı, değişen rekabet mecraları ve rakiplerle birlikte mücadele yöntemleri de çeşitlenmiş, zenginleşmişti. İyi oyuncağı kapmak için yüze tükürmek, favori koltuğa oturmak için saç çekmek anaokul kariyer basamaklarında yükselirken rakiplerinizi egale etmenin en etkin yollarıydı. CV'min anaokulu yılları bölümünün bu anlamda pek parlak olduğunu söyleyemem, bırakın en iyi oyuncağı kapmayı, hiç rağbet görmeyen kırık bacaklı atla oynayıp "Olsun ama onun bacağı savaşta kopmuş, çok cesur bi atmış o" diye avutmak durumunda kalırdım kendimi. Kafası olmayan binicisi ise soğuk havadan korunmak için başını kazağının içine sokmuştu, vardı onun kafası tabiki de! Böyle böyle farketmeye başlamıştım en iyiler peşinde koşmadan, birincilikler için yarışmadan yaşanabildiğini ve hayal gücümün aslında bana en iyileri sunabildiğini.

Mesela ortaokul yıllarında okul voleybol takımının en iyi yedeğiydim, biliyordum ki bi oyuna girsem maçı çevirecek takımı şahlandıracaktım fakat antrenör benim gibi bi yeteneğin sakatlanmasını falan istemediği için oyuna almıodu beni. Soona aslında sınıfın tek dahisiydim, istesem "Bilim Adamı" bile olurdum ama, icad edeceğim enerji kaynağının karanlık güçlerin eline geçip tüm insanlığı tehdit edecek ve dünyanın sonunu getirecek bi silaha dönüşeceğinin bilincinde olduğum için derslerde karikatür çizmeyi tercih ettim. Çizdim, çizdim. Her ne kadar yarışmaktan yarıştırılmaktan hazzetmesem de, sırf karikatürü sevdiğim için girdiğim bi yarışmadan aldığım ödülse yarışma kavramından bütünüyle tiksinmeme sebep oldu; İstanbul'daki ödül töreninden yarışmada kazandığım birincilik karşılığında bi miktar para, benim çalışmamın da içinde yer aldığı bi albüm, biri kendi adıma biri de okulum adına olmak üzere iki adet plaketle Antalya'ya dönmüş döner dönmezde elimde plaketlerle soluğu okul müdürünün karşısında almıştım. Ben daha "Hocam ben ödü..." diyemeden müdürün "Senin kravatın ne biçim duruyo, serseri!" şeklindeki kutlama mesajıyla kendime gelmiş, hocam ben müdür muavinine bakmıştım diyerek olay mahalinden uzaklaşmıştım. Ne vardı canım bi plaket yerine iki plaketim vardı şimdi, ohdu, misdi... Ve o iki plaket bana ömüür boyu yeterdi, bi daha birileriyle yarışanın da ta a.k.'di...

Ama yok insanoğlu rahat durmuyo, illa yarışacak, ben de rahat durmadım. Yıllar sonra ilk kez bi yarışmaya katılıyorum yeniden, bu kez alan "reklam", Hürriyet'in yarışması "Kırmızı"da boyumun ölçüsünü almak üzere kolları sıvadım. Ödül töreni ocak ayında, heyecanlı falan değilim canım nerden çıkardınız, kazanmasam daha iyi, erkek adamın kırmızı'yla işi ne, siyah falan olsa neyse...

Pazar, Kasım 12, 2006

Kainophobia


















-ooo, yeni mi mont, konuşuyo?
-yok ya bayaa oldu alalı!!?
-yeni işte lan...
-ee şey, sınav n'oldu senin?

Kendimi bildim bileli yeni kıyafetlerle sokağa çıkınca rahatsız olmuşumdur hep, yeni bi bot alındı diyelim, normal kişiler aman kirlenmesin, aman toz olmasın diye uğraşırken ben hemmen sağına soluna basmak suretiyle biras kirletir ancak öyle rahatca insan içine çıkardım. En sevdiğim kıyafetlerim solup yırtılmış olanlardı hep. Bi kot pantolona alışmak için bi kaç ay geçmeliydi mesela alınmasının üzerinden. Sanırım böyle başladı kainofobik hallerim. Teknolojik yenilikler karşısında da durumum farklı değil. Bak blogger beta çıktı bi cesaret edip de elimi süremedim daha. Freehand MX çıkalı uzuun zaman oldu ama ben haala Freehand 10 kullanıyorum inatla, photoshop CS2 ye ise yenice ısınıyorum ve bazen mesleki forumları falan gezerken insanların kullanabildiğini söylediği zilyon tane bilgisayar programını görüp "hay a.k. bu ne yaaa diyorum" kıskançlıkla. Asrın buluşu olarak lanse edilen "GINGER"ın ne olduğu açıklanmadan önce geçirdiğim uykusuz korku dolu gecelere hiç girmiyim! Fos çıktı gerçi Ginger efsanesi ama emin olun "ehhe, salak Bush Ginger'dan düşmüş laan ehe!" şeklinde dalga geçenler arasında olamadım ben hiç, çünkü biliyodum ki onun yerinde olsam ben de düşerdim düşülmesi imkansız bu aletten. Şükür ki bunlar gibi teknolojik yeniliklerle tanışmak zorunda değilim her gün. Bunların yanında yeni bi eve taşınmak ya da ne biliyim yeni bi işe girmek gibi hayat akışımın içinde gerçekleşen zorunlu bazı değişiklikler cehennemin ta kendisini yaşamaktır benim için. Yeni girdiğim bi ortamda masaların altına ya da saksıların arkasına falan bakmanız gerek beni görebilmek için :)

Hayatın çeşitli alanlarında yeniliklere karşı korkularımdan oluşan listeyi uzattıkça uzatabilirim. Şimdilerde sigarayı bırakıp spora başlama, şurada da daha önce belirttiğim üzre sağlıklı bi yaz insanı olma planları falan yapmaya başladım 10.000'inci kez fakat benim hayat tarzım açısından köklü değişiklikler sayılabilecek bu planlar kainofobi yüzünden mi direkt üşengeçliğimden mi (yorgun doğdum dinlenmek için yaşıyorum demiştim bi ara hatırlarsanız) bilemiyorum bir türlü hayat bulamamaktalar. Ancak 30'uma yaklaştıkça göbeğim konusunda "enerji fazlası bi kere o!" geyiğini daha fazla sürdüremeyeceğim gerçeğini farketmem ile bu planlarımı gerçekleştirebilmemin yolunun yeni ortamlara girmek (spor salonu falan, içkisiz yeni mekanlar da bulunacak üf!), yeni kıyafetler edinmek (e tabi ne zamandır spor yaptığımız yok yeni bişeyler almak lazım), ve eski alışkanlıklara elveda demekten (birasız ve sigarasız bi ben mi!?!) geçtiğinin bilincinde olmam arasında sıkışıp kalmış olan bi çare kainofobik bedenim n'apıcağını şaşırmış durumda. Tam da walter sobchak'ın dediği gibi "Acıların dünyasına girmek üzeresin dostum, acıların dünyasına!...


Kainophobia (kainofobi): Yenilik korkusu. Yeni fikirlere, yeni buluşlara veya yeni şeylere karşı sebepsiz ürküntü duyma.

Cumartesi, Ekim 21, 2006

everybody be cool, this's a bayram!!!



Tamam, daha önce de garip rüyalar gördüm,
ama bu kadarına da pes doğrusu diye söyleniyodum
kendi kendime bayram sabahı uyku sersemliğini
üstümden atmaya çalışırken.

Hala rüyanın etkisindeydim, Mia Wallace
(Uma Thurman) en seksi haliyle karşımdaydı,
dans ediyoduk, fakat müzikde bi gariplik vardı.
Vincent (John Travolta) davul çalıyor,
Jules (Samuel L. Jackson) ise ona zurna ile
eşlik ediyordu. Enstrümanlar tuhaf olsa da
melodi tanıdıktı, uyanmış olmama rağmen
müziği haala bu kadar canlı şekilde işitebilmemi
garipsedim. Biraz kulak kabartınca bunun bi rüya
olmadığını farkettim, yani müziğin. Bu, bu bi kabustu.
Evet koca bi ay boyunca her gece kafamı ütüleyen,
en tatlı rüyalarımın orta yerine davuluyla giren
mahallemizin pek saygıdeğer davulcusu ve
zurnacı ekürisi ramazan bayramı repertuarlarına,
Dick Dale'den Misirlou'yu da (hani pulp fiction'ın
şu meşhuuur müziği) eklemişler ve bunu benim kapımın
önünde çalmayı münasip görmüşlerdi.

Ee daha neler görecez bakalım...

Valla bu işten eşşek gibi para kazanan TV kanalları falan bile habire eski dizileri, filmleri yayınlıyolar, benim neyim eksik a.k.!

Çarşamba, Ekim 18, 2006

kınspirısi tioriyzzz...
















Cul hanımın şurada ki yazısını okuyunca bi kez daha farkettim ki bi yere yürüyerek gitmek en büyük zevklerimden. Bi sürü ilginç şey görüyosun her seferinde. Mesela geçenlerde bi TEB bankamatiğinin önünden geçerken gördüğüm 444 0 666 telefon numerosu beni benden aldı tee gençliğime götürdü. Gençliğine niye gittin geldin lan arada a.k. diyenleri duyar gibiyim hemmen şööle açıkliyim; hani şu cadı avının başladığı, her siyah t-shirt giyen heavy metal dinleyicisinin satanist ilan edildiği günlerde ben de o zan altındaki kitlenin bi üyesiydim ve hatta haber haber diye ağzının suyu akan dallama muhabirin "peki siz gerçekten bakire kızları mı kurban ediyorsununuz?" sorusuna "yok be abi, izmir'de bakire kız ne arar?" diye cevap veren diğer dallama ve fatih altaylı'nın o dönem teketek programına çıkardığı antalyalı satanist (?!) S. bizzat arkadaşlarımdı. Gerçi S. ipnesi (serter'dir adı bu arada) 5lt. lik Şirince şarabımı çalmıştı bi ara ama soona dövdüm ödeştik o bakımdan haala arkadaşım diyebilirim galba. Neyse işte konuyu dağıtmiyim, o dönem bi siyah t-shirt yüzünden karakollarda sabahlayan bi güruh mevcutken yukarıda gördüğünüs üzre elimizde bu kadar çok delil varken bi bankanın haala helal mevduatlarımızı (ki benim helal kısmını geçtim, mevduatım bile yok neyse) gönlünce kullanabiliyor olması beni ziyadesiyle üzmekte. Tamam belki ben paranoyağım, ama kardeşim sen de koca TEB'sin az akıllı ol di mi bööle alanen aaa!

Ayrıntılar için resme tıklayınıs, bi de ben depresyonda, göbekli ve ölmekte olan biriyim üstüne bi de aşık oluyom galba maruz görünüz işte a.k. aman üf... ahha bi de galatasaray PSV'den gol yedi daha ne diyim ben hep TEB'in oyunu bunlar a.k.!!!

Çarşamba, Ekim 11, 2006

The Joshua Tree ve ...




















Yok ben değilim o, yani evet benim... ama adam olan... yani adama benzeyen... yani joshua tree ben değilim diyorum, o etraftaki otların arkasında bi ağaç var siz görmüyosunuz... ben de görmüyorum... ama bu yazıyı yazan biliyo... çünkü onu oraya kendisi koydu bizzat... orda bi joshua tree varmış... bi de ben varmışım, ben ona benzermişim ama ben değilmişim, aslında o kadar yalnız değilmişim anlayacağın...

Çok eski değil bu resim... hatta hiç eski değil.. daha gerçekleşmedi bu resim.. ama bu yazıyı yazan diyo ki... yakında böyle olabilirmiş... benim sakalım bu kadar uzamaz... diyorum ama anlatamıyorum kendisine... inatçıdır benim kadar olmasa da...ben adımı ne Ankara'nın sokaklarından aldım... ne de şişelerden... inattan gelir... sadece inattan

Dinle de anlatayım yazan bi bok bilmiyo...

Çok yürüdüydüm o gün?

Epey çok... En çok ve de en son çocukken kaybolduğum bi gündü galiba bu kadar yürüdüğüm. Hani çöllerde yürüyen adam hesabı... Hani hatunlar falan... üzüm yedirecekler şarap içirecekler hesabı... Kızgın bakışlarım da gelmeyen hatunlardan... Sopa da sopa deil zaten... çölde kırdığım tek ağaçtan... diyo ya yazan: joshua tree... ben onu kırmışım iyi mi... şimdi ne U2 albümü olacak, ne yalnızlığını ağaca bağlayan ızdıraplı genç kızlar... çölde başka bişey yoktu ki a.k. J kırayım... daha önce sordum ya, hala acıyo mu ellerim cam kırdığımda...? bak ... kızların laneti olsa gerek... ağaç elimi acıttı iyi mi

Hayır kötü... ağacın kozalağı yok...

Yazan yalan söyledi... orda ağaç da yok... bak gölgelere... saat olmuş bir öğleden bayaa sonra... sakalım uzamış hiç uzayamayacağı kadar... iki taş koymuşum yanıma... diyorum sana.. sen yazana bakma.. çölde ağaç yok... o ben değilim.. ben ona benzemiyorum... yazan da bilir... yemez yani... ben o kadar kötü değilim henüz... en fazla kırdığım dalla bi çölde Björk' ü ararım ben... hem demiş miydim... yazana söyleme ama; orası da çöl değil zaten...

Yazan: PJ Didem derim ben ona, soona eline sağlık da derim, yine ben çiziyim sen yaz da derim... PJ Didem'i merak eden olursa burda kendisi

Pazartesi, Ekim 09, 2006

...



















kışkarankarasoğukhakiyalnızlıkuykusuzlukemir demirlankonuşmamakLhayalkokutabldotizkalabalık
antalyasözyolredemptionsongdenizdenizdenizyetmedimikaradaçektikleriniz a.k.C.S.T

Cuma, Eylül 22, 2006

kaçmak
















Ortaokul ve lise yıllarımın en zevkli anları hep okuldan kaçmak olmuştur. Sabahın köründe hissedersin o duyguyu, "bugün kaçman gerek"tir. Ya bi sözlü, ya yapılmamış bi ödev, ya gıcık bi ders ya da sadece havalardır bahanen, farketmez uzatabilirsin listeyi. Kaçmaya karar verdiğin anda gökyüzü birden aydınlanır, arp sesleri falan duymaya başlarsın gaipten. Hadi aydınlanmadı, Muson yağmuru yağsa (ki yağmaz Antalya'da, kaçıoduk ama o kadar coğrafya bilioz tamam) ahmak ıslatan der, yürürsün. Bigün çocuğum olursa, sırf okuldan kaçmanın tadını alsın diye okula göndericem, valla...

Çocuk dedim de aklam geldi, dünyada sevişmekten sonra en zevkli şeydir okuldan kaçmak. İlk cümlem ile bu bi önceki cümle arasında bi bağlantı kurarsanız ortaokul-lise yıllarımda henüz sevişmemiş olduğum sonucunu rahatlıkla çıkarabilirsiniz biraz zekiyseniz, ama ortalama okuyucu için açıklama gereği duyduk, çizdik karizmayı (aman canım kızlar hep sivilceli ve tombuldu 90'larda, alla allaaa!).

Neyse efenim, kaçmak güzeldir diyoduk. O kadar ki, sağ elimde küçük bi rahatsızlık vardır o yıllardan kalma "kaçış sevdam"ın eseri; devamsızlığın sınıra dayandığı, eve gelen resmi uyarı evraklarının "düzenli posta kutusu kontrolü yöntemi"yle yok edilmesinin kifayetsiz kaldığı ve okul idaresinden "veli"mize bi telefonun an meselesi olduğu durumlarda uyguladığımız "duvara yumruk atarak eli şişirme ve basket oynarken düştüm hocam elim şişti eve gidebilir miyim yöntemi"nin bıraktığı küçük bi arıza işte sözünü ettiğim. Fakaaat müdür yardımcısının "Aman evladım biraz dikkat et, bak hep sakatlıyosun elini, yazık, cık cık..." nasihatına müteakiben yazdığı izin belgesini aldığında ise şişmiş sağ elin artık eskisinden bile sağlıklıdır senin için.

Böyle işte, aradan 1/10 asır (bak o kadar okuldan kaçtık ama matematiğim de fena değil) geçmiş olmasına rağmen burnumda tüter o kaçış anları, iş yerinde de çok sıkıldım bu ara, haala şişiyo mu ki elim duvara yumruk atınca?

Perşembe, Eylül 21, 2006

kendimle barışık bi insanım...













Dün akşam kendimle içmeye gittim,
Çok sıkıcısın dedim bana, kavga ettik.
Sonra kendime bunu hediye ettim,
Barıştık...

Cuma, Eylül 01, 2006

Hoşgeldin ya şehr-i Sonbahar!


















"Sayın seyirciler Antalya sıcağında asfaltta sucuklu yumurta pişiyo şerefsizim", "Araba kaportasında ızgara et yapan Antalyalı, az sonra...", "Yuh a.k. gölgede 50 derece!" vs şeklinde haberler eşliğinde bi yazı daha atlattık, cümleten hayırlı olsun. En güzeli de sonbaharın ilk gününe hafif bi yağmur eşliğinde "naber lan ipne, nerde kaldın?" demekti sanırım...

Perşembe, Ağustos 31, 2006

Pazar, Ağustos 27, 2006

yuh be hayvan (+18)


















Efenim ikamet ettiğimiz bu koca hayvanat bahçesinde "hayvan sevgisi" denen şeye sahip hayvanlar hep tuhafıma gitmiştir benim. Özellikle bizler henüz "ev hayvanı" olmuşken, kalkıp bi de ev hayvanı (pet diorus son dönemde) beslemek, ilahlara yer olmayan evrim içindeki yerimizi ilahlaştırmaktır gözümde. Kimse alınmasın ama "Aşkıııım" diye seslendiği ve "ben sensiz naaparım ciciiim" şeklinde dialoğu sürdürdüğü köpeğiyle bi hafta önce çayır çimende hoplayıp zıplayan bi kuzuyu kızartıp akşam yemeğinde afiyetle paylaşan, akvaryumda beslediği japon balığı ölünce çoooook üzülen lakin hemen ardından rakıyla bi çipura götüren (üzüntüsünü hafifletmek için sanırım) hayvan sever figürü ironik gelmiştir hep bana. Özellikle 10.000 yıl sonra evindeki kafeste sizi besleyecek olan Lepistes'e balık sevginizi bu şekilde açıklamanın pek hoş sonuçlar doğurmayacağı kanaatindeyim. Yine de halen beynimizin küçük bir yüzdesini kullanıyor olmamız sebebiyle bu davranışları maruz görebiliriz sanırım, ancaaak bu hoşgörüye rağmen abartılmış sevgi gösterilerine aynı anlayışla yaklaşılması pek mümkün değil kanımca. Siz sayın okuyucularımıza daha geniş bilgi vermek üzere kişisel kanılarla yetinmeyip bu konuda engin bilgisine başvurduğumuz blog danışmanımız Veteriner hekim Sn. Nuh Sav'a göre ise bu erken teşhis durumunda tedavisi mümkün bir hastalık. Değerli abim Nuh Sav'ın "Hayvan Sevgisinde Doz Aşımı" isimli muhteşem eserinden aldığımız bilgilere göre bu hastalığın aşamaları; başlangıç seviyesi "Ay ne cici" orta seviye "Panter Emel Sendromu" ve ileri düzey "Zoophilia" olarak ilerlemekte. Yine aynı kaynaktan edindiğimiz bilgilere göre hastalık başlangıç seviyesinde hayvanat bahçesi ziyaretleriyle stabil hale getirilebilmekte. Orta seviyeye ilerlemiş vak'alarda kısmi çözüm olarak nitelenen "kızılcık sopası şerbeti" ise uzman gözetiminde ve gerekli acil yardım koşulları altında uygulanması önerilen bir yöntem. Henüz deneme aşamasında olan bu tedavi şekli bazı çevreler tarafından eleştirilmesine rağmen günümüzde hastalığın en etkin çözümü olarak görülmekte. İleri seviye olan Zoophilia'nın ise henüz cerrahi müdahale dışında (cerrahın pek de eğitimli olması gerekmio bu vak'alarda) tedavisi bulunamadığı belirtilmekte verilen bilgiler arasında. E bu hayvanlara "Allah bi minderde kocatsın a.k." demek düşüyo ancak bize...bitter!

Çarşamba, Ağustos 16, 2006

DEV PROMOSYON!!!















hayvanatbahçesi'ne 20.000'nci girişi yapan şanslı puşta bira ve patates cipsi ısmarliicam,
eve gidip, statcounter'ı "log my visits" moduna alayım, 20.000'inci girişi ben yapmalıyım a.k.!

Cumartesi, Temmuz 29, 2006

a la minute


















une minute n'est pas assez pour une telle beauté...

vallahi asılmıom, benim ki safi estetik kaygı efenim, yalanım varsa
Photoshop CS2 > Filter > Liquify çarpsın!
orjinal fotoğraf: bilge hanımefendi

yine mi kilit laaaan!!!


















...

"Cenk bey yıllık izinlerini kullanıyorlar efenim, katalogunuz konusunda zazoo bey yardımcı olacak size, kendisinin izni kilitli de..."

"Hoşgeldiniz Kutbettin bey, eee Şule hanım yıllık izindeler, evet efenim, zazoo bey arkadaşların yıllık izinlerinde on kaplan gücündedir, ilgilenir sizinle , buyrun oturun efenim"

"Yok bişeyi efenim zazoo bey'in, işe yeni başladığı için 8 dakikada bir nefes almasına izin verioruz, o yüzden biraz morarmış, iki dakka soona nefes alıcak düzelir!"

...

Askerliğimin nerdeyse yarısını çarşım kilitli geçirmiş olmamdan kaynaklı sinir stresi daha üzerimden tam anlamıyla atamamışken, işe başlayalı henüz bi ay olmuşken ve ufukta izin falan görünmezken bana, ofisin kıdemlileri yavaş yavaş yıllık izinlerini kullanmaya başladılar, tüm iş arkadaşlarıma iyi tatiller dilerken eklemek isterim:

arkadaşlar hepinizin tatil adreslerini aldım sekreter arkadaştan, arkanızı kollayın...

Pazartesi, Temmuz 24, 2006

Jack the slimmer!


















Bir yandan onu yok etmek için aylardır üzerinde çalıştığım planımın son hatlarını kafamda şekillendirirken diğer yandan amacımı anlamasından çekinerek ve biraz da suçlulukla yattığım yerden onu süzüyordum. Ancak olanca umursamazlığıyla ve "bensiz sen bi hiçsin" dercesine yatağa sereserpe yayılmış olduğunu görünce ona olan nefretim biraz daha artmıştı sanki. Birlikte geçirdiğimiz o kadar yıldan, paylaştığımız o kadar anıdan sonra onu ortadan kaldırmak için bu kadar büyük bir istek duymam (karıncayı bile incitemem ben aslında) içten içe beni korkutsa da artık kaçınılmaz sonu daha fazla erteleyemezdim, ondan kurtulma vakti gelmişti.

Gerçi yokluğunu farkedecek olan insanların sorularından çekinmiyor değildim, bizi hep birlikte görmeye alışmış olan çevremiz illa ki bir şeylerden şüpheleneceklerdi. Fakat yaz boyunca yeterince Discovery Channel Crime Kuşağı, arada da Shopping TV (!) izlemiş olmam sayesinde tüm tuzak sorulara karşı hazırlıklıydım. Sevdiklerinin üzerime yöneltecekleri suçlayıcı bakışların baskısı ise onu yok etme arzumun yanında bütün etkisini yitiriyordu.

Bugüne geldiğimizdeyse; yaşadığım anlık gel gitlerden kaynaklı kararsızlıkları ve suçluluk duygusunu (ki bunları da yılların alışkanlığıyla aramızda oluşan bağa yoruyorum) saymazsak, en büyük sorunum hain emelime ulaşmak üzere kullanacağım aleti ve yöntemi seçmekle ilgili çelişkilerim. Tüm kararlılığıma rağmen hem kendim hem de onun için en az acı verici ve en kolay sonu getirecek yolu seçmek için gerekirse bir profesyonelden yardım alacağım, bedelini ödemeye hazırım.

Her ne olursa olsun, bu göbek eriyecek, pişman değilim, olmiicam yani, evet...

i'm afraid depresyondayım ak...


















oh my god, ne harfler istediğim cümlelere dönüşüyor
ne de saniyeler özlediğim anlara nowadays
akıp gitmek mi lan tek işiniz, suckers!

Çarşamba, Temmuz 19, 2006

en yeni yazar cafer



















Cafer apartmanın çatısında salya sümük ağlarken, "yaklaşmayın, atlarım!" diye bağırıyordu. bu meçhul genç hiç şüphesiz çatısında bulunduğu apartmanın dahil olduğu mazbut mahallenin monoton günlük hayatına renk katmıştı. meraklı mahalle halkının gitgide artan kalabalığından yükselen yorumlar gencin bulunduğu çatıya ancak uğultular halinde ulaşabiliyor ve cafer bir yandan ağlarken bir yanda da "ne diolar lan acaba" diye düşünüyordu. gerçi arada "atlasana laan, puşt!" gibi sesler kulağına gelse de, hiç oralı olmuyordu. bu arada mahalle bakkalı salim efendi çekirdek ve meşrubat satışlarının verdiği memnuniyet ve yüzüne yayılmış tebessümle telefona sarılmış, kuruyemiş toptancısına acil ayçekirdeği siparişi vermekle meşguldü.

komşu mahallelerden gelen izleyicilerin de yerlerini almalarının hemen akabinde polis ve itfaiye ekipleri alkışlar arasında olay yerine ulaşmıştı. asayiş komseri halil'in megafonundan yükselen "nedir derdin evladım, in aşşaa, ölüm hiç bişeyin çözümü değil!" sözlerine cafer'in cevabı "estafirildak buraya gelsin..." oldu. bunu duyan halime hanım, torununa patik örmekle meşgul olan komşusu perihan'ı dürterek "ben demedim mi, bak işte sevgilisi terketmiş kesin, adı da pek tuhafmış ne o öyle, estağfirildenk, rum mudur nedir!?" diye söylendi. perihan'ın kızı Şukufe ise o sırada "ah canııım, nası da ata'ya benziyo, gelinin olayım, cenabı allah sonunu benzetmesin..." diye geçiriyordu içinden.

"estafirildak buraya gelsin...!"

aslında birkaç gün öncesine kadar gayet mutlu bir gençti cafer. erol abi'sinin internet kafesinde kah counter oynayarak, kah forum sitelerine "hakiki arkadaşlık sıhhatten farksızdır, kıymeti ancak elden gittikten sonra anlaşılır..." şeklinde yorumlar yazarak günlerini geçirmekteydi. Özellikle ilkokul yıllarında arkadaşlarının hatıra defterlerine yazdığı şiirler ve yorumlarla yazarlığını oldukça ilerletmişti. Özellikle kemalettin tuğcu'dan ilham aldığını söylerdi sık sık. yazarlık yönüyle arkadaşlarının da takdirini kazanmış ve sürekli "oolum, çok büyük yazar olcaksın laan, benim şu komposizyon ödevini yapcan mı be, he mi?" şeklinde iltifatlarla karşılaşır olmuştu. bir gün "ay ne güsel şeyler yazıyon cağfeer, bi site var vebihamding diye, üye oluyon yazılarını yayınlıyolar, herkesler okuyo, valla" dedi bi arkadaşı cafer'e. cafer hiç vakit kaybetmeden erol abi'sinin internet cafesine koştu. yazarlık geleceğinin önünde yeni ufuklar açılacağını hissediyordu. hemen vebihamdik'e üye oldu cafer, yaklaşık bir saat "en yeni yazar: cafer" yazan sayfaya baktı gururla, evet, en yeni yazar: cafer, yazar cafer... ve o 11 kıdemli yazarın arasında yerini alacağı günlerin pek de uzak olmadığını düşünerek başladı yazmaya...

"estafirildak buraya gelsin...!"

mahalleli arasında esat fırıldak adlı bir dolandırıcının genci çarptığı, bu yüzden intihara teşebbüs ettiği konuşulmaktaydı itfaiye aracının merdiveni cafer'in bulunduğu çatıya doğru yükselirken. bir kez daha avazı çıktığı kadar bağırdı cafer: "yaklaşmayın, atlarım, estafirildak buraya gelsin...!" bu arada bakkal salim efendi bir yandan telefonda yeni meşrubat siparişi verirken bir yandan kalabalığın içinde gazoz ve poğaça satan çocuğu kesmekteydi pis pis. "kim evladım bu estağfarıldak? nerde buluruz, çağıralım gelsin?" diye seslendi komser halil.

"estafirildak buraya gelsin...!"

"yazımı nasıl yayınlamazlar ulan vebihamdik'te, yaktın beni estafirildak" diye düşündü cafer yan gözle sıkılan ve dağılmaya başlayan kalabalığı izlerken. homurdanan mahalleli cafer'in esnaf kefalet'ten aldığı krediyi geri ödeyemediği için çatıya çıktığı konusunda fikir birliğine varmıştı ki artık aşağıya inme vaktinin geldiğine karar verdi cafer. alkışlar ve çekirdek kabukları arasında komser halil'le birlikte ekip arabasının yolunun tutan cafer yeni yazısının giriş cümlesini bulmuştu bile: seni benden şu anda uzak tutan kaderimi, mahkemeye vereceğim...

vebihamdik'teki son gelişmeler üzerine, Nutuk'u yayınlayan Habertürk edasıyla bu yazımı bir kere de kendi blogumda yayınlamayı görev bilirim a.k.

Cuma, Temmuz 07, 2006

onu isterim...


















oyuncakçıya girmiş çulsuz bi çocuk gibiyim bu ara
onu da isterim bunu da isterim derken,
elimde bi plastik kova bi kürekle bakakalıyorum vitrine
benim olmayan bütün oyuncaklar güzel a.k.!

Salı, Mayıs 23, 2006

Salı, Mayıs 16, 2006

çok pis gol yedik...

















Bi hafta sonu boyunca yürüttüğümüz zorlu taş taşıma faaliyetlerinin ardından biraz soluklanacağımızı düşündüğümüz bu Pazar akşamı çok sevgili nöbetçi astsubayımızın yoğun ısrarını kıramadık ve bize büyük bi lütuf olarak sunulan sedyeler (taşları da bunlarla taşımıştık, büyük kolaylık, her eve lazım bi sedye) vasıtasıyla bi kaç kamyon yükünden oluşan "küçük bi kum taşıma faaliyeti"ne başladık saat 6 civarında. Yaklaşık 1 saatlik bi çalışmanın ardından Süper lig şampiyonunu belirleyecek, spor sayfası tabiriyle "ligin düğümünün çözüleceği" "kader" maçları başlamış ve bina önündeki kum kütlesinin büyüklüğü göz önünde bulundurularak bu maçların izlenemeyeceği futbol bağımlısı arkadaşlar tarafından zor da olsa idrak edilmişti ki Galatasaray'ın gol haberi geldi. Şu futbolun kudretine bakın ki az önce zorla adım atan Galatasaray taraftarları adeta birer aslan kesilmişti. Tepeleme kumla dolu sedyelerin biri gidiyor biri geliyor, kulaklar maçta, her atakta kalp atışlarıyla birlikte adımlar da hızlanıyordu. Fener taraftarları ise sedyelerinde kum değil ellerinin arasından kayıp gitmekte olan şampiyonluğu taşırcasına kederliydiler. Fenerbahçe'nin yediği golün ardından artık sarı kırmızı renklere gönül vermiş kitleyi durdurmak imkansızdı. Sevinç çığlıkları, Fenerlilere sokulan laflar onlara işin bütün stresini unutturmuş, sedyeleri uçarcasına gidiyordu inşaat alanına. En iyi Dat-di-ri-dat-di-ri şeklinde korna sesi çıkararak kum dolu sedyeleriyle zafer turu atarcasına yanımdan geçen Galatasaraylılar anlatır beklide ortamın atmosferini. Ancak maçın sonlarına doğru gelen Fenerbahçe'nin beraberlik golü hafif bi soğuk duş etkisi yarattı Galatasaray taraftarlarında. Kafalarda bi "acaba" sorusu belirdi aniden. Umutlanan Sarı lacivertli Mehmetçikler "Atatürk de Fenerbahçeliydi huleeen ipneler!" naralarıyla sarıldılar sedyelere, her biri birer Alex birer Tuncay'dı artık. İnce bilek hareketleri, şık çalımlarla rakiplerini geride bırakıyor, onlarca kiloluk kum dolu sedyelerle birbirinden estetik hareketler sergiliyorlardı şampiyonluk hülyalarıyla. Verilen küçük molalarda gözleri saatte kulakları maç skorunda sigara içenlerin görüntüsü doğumhane önünde bekleyen baba adaylarını andırıyordu. Ve sonunda sevgili nöbetçi astsubayımız bu strese bi de onca ağırlığı taşımanın yorgunluğunun eklenmesine genç kalplerin dayanmayacağını düşünmüş olsa gerek ki paydos verdi maçların sona ermesinin ve Galatasaray'ın şampiyonluğunu ilan etmesinin hemen evvelinde. Saatlerce amelelik yapmış olsalar da, şampiyon bi takımın taraftarı olmanın gururu ve sevinciyle bütün yorgunluklarını unutan CimBom'luların ve boynu bükük Kanaryaların maç yorumlarının uğultusu arasında bi gün daha bitmişti. Ancak kum bitmedi, bitmiyo... Üç gündür devam eden "küçük bi kum taşıma faaliyeti"miz yaklaşık bi hafta (bizim askerlik bitene kadar) daha devam edecek gibi görünüyor. Ara sıra "Şampiyon Cim Bom!" ya da "Sarııııı - kırmızıııııııııı!" şeklinde çıkışlarla insanları gaza getirme çabalarımızda kar etmiyor artık. Ben demiştim, şampiyonluk karın doyurmuyo a.k.!

Pazartesi, Mayıs 08, 2006

tatiiiiil!














Her ne kadar bi dönemin çok kullanılan futbol tezahüratlarından birinde yeralan "Hayal ile yaşıyor bazı ipneler!" nakaratıyla memleketim insanı hayal kurmaktan soğutulmaya çalışıldıysa da futbol sahalarından uzak durmayı başarabilmiş biz bi kısım gençlik zor dönemlerde hayallerimize sarılarak ayakta kalabiliyoruz hala. Mali kriz dönemlerinde yahut Bülent Ersoy-Cem Adler ilişkisi sırasında bile pembe gelecek hayalleri sayesinde dim dik ayakta durmuş pek çok kişi tanıyorum. Tamam arada kamyon altında kalarak ya da evlerinin balkonlarından düşerek yaşamını yitirenlerimiz oldu ama bunların kendi hayatlarına kastettikleri tamamen hurafedir efenim. Hayal kurma olayını biraz abartarak uyur gezer kıvamına gelmiş arkadaşların başına gelen menfur hadiselerden öte değildir bunlar.

Burada geçen 140 günümün büyük bölümü (ne büyüğü, tamamı lan tamamı!) işte böyle uyur-gezer bi vaziyette hayal aleminde geçti efendim. Acemilik dönemimde gördüğüm "Bira" temalı, ki hiç birinde bi damla bile içmeye muvaffak olamamıştım ve yetişkin içerikli sansüre uğramış rüyalarımı saymazsak, hayallerimin baş tacı "Tatil hulyaları" idi. Eksi 20 derecelerde götüm donarak ve elimde beş kiloluk tüfekle (beş kilo nedir demeyiniz, iki saat çaprazda durunca koyuyo adama) tuttuğum bitmek bilmez nöbetlere dayanmamı sağlayan çoğu zaman yukarıdaki manzaranın tatlı hayali olmuştur. Olimpos'ta gün batımı saatlerinde, yeşillikler arasında uzandığım çardakta elimde bi şişe buz gibi Efes'le keyfederken düşünürdüm kendimi sık sık. Ya da evimde TV'nin karşısında soğanlı ruffles ve yine buz gibi bira... Garip bi şekilde bira ısınmak yerine her geçen dakika daha da soğurken hatta parmaklarımı dondurmaya başlarken kendime gelirdim ve fark ederdim acılar içinde elimde tuttuğumun G3'ün soğuk çeliği, bulunduğum yerin kışla olduğunu! Gerçi tatil hayali dedik ama bunu da "Bira" temalı hayaller sınıfına sokmak isteyenleriniz çıkabilir, normaldir efendim, ancak unutmamak gerekir ki birasız bi tatil balkonsuz eve benzer efendim, di mi?

Ha bi de "Kardeşim biradan başka bişey düşünmez misin sen? Yok mu başka hayalin a.k.!" diyenleriniz olacaktır, elbette başka hayaller de kuruyorum, eee meselaaa, şey, ımmmh, eeee, neyse...

Cuma, Mayıs 05, 2006

İyi patron yoktur!

















Efendim malumunuz antisosyal, miskin, hareketten pek hazzetmeyen bi kişiyim, hayat akışımda kendi isteğim dışında gelişen değişimler oldum olası rahatsız etmiştir beni ve yine malumunuz şu 6 aylık dönemde bunların pek çoğunu yaşamak zorunda kaldım. Eee, bendeniz günlük hayatında değişime bu kadar tahammülsüz biriyken, askerlik sebebiyle, iş hayatımda meydana gelen zorunlu hareketlenme de şu aralar en önemli sorunlar listemin başköşesine yerleşmiş durumda. Blogumda da duyurduğum üzre Papa II. Jean Paul'ün vefatının ardından Vatikan'a gönderdiğim CV'den de bi ses çıkmayınca ve reklam sektöründe çalışmaya devam etmek zorunda olduğum kesinleşince, askerliğimin sonuna yaklaştığım şu günlerde kurduğum tatil hayallerinin (önümüzdeki günlerde bahsedicem efenim) arasında sık sık iş planları da parazit yapmakta rahatsız edici bi şekilde.

Her seferinde korkularım yersiz çıksa da, yeni bi iş ortamına girerken ister istemez geriliyorum; "Ofisteki ipnelerle anlaşabilecek miyiz acaba? Güzel hatun var mıdır laan? Giyim kuşama karışmıyodur di mi bunnar? İş temposu ağır gelir mi a.k.? Maaş olayında bi sakatlık çıkar mı, taksitler elimizde patlamasın? Evden işe nası giderim her sabah her sabah, daha yakın bi yer mi bulmalı?" cinsinden onlarca soru üşüşüyor kafama. Ve de sonunda en can alıcı soru gelip çöküyor böğrüme: "O, Patron nasıl biri a.k.?"

Tüm bu sorularımın cevabını alacağım yer olan yeni ofisime adım attıktan sonra asabi bi yapıya sahip olmam sebebiyle ara ara ufak gerginlikler yaşanmakla birlikte bu yeni ortam konusundaki korkularım yerini genellikle "Akşam iş bitimine dooru bi iki bira içebiliyoz mu ki laaan?" şeklinde kaygılara bırakıyor. Fakaaat, PATRON kavramı bu en rahatlamış kıvamımda bile kır yürüyüşünde ayakkabının içindeki bi taş gibi ya da ne biliyim şevkle burun kurcalarken burnun içindeki bi sivilce gibi rahatsız etmeye devam ediyor beni. CNN TURK ekranlarında The Apprentice'ı izledikten sonra kabusunda kürk takım elbiseli, burunlarından dumanlar çıkan patronlar tarafından kovalanan ve hemen ertesi sabah "İstemem ben ööle taşşaklı patron falan a.k.!" deyip tüm kariyer planlarını rafa kaldıran (belki de tembelliğime bulabildiğim en basit bahane budur) bi genç olarak, ön yargım kesin "İyi patron yoktur!". Bi patronun en içten tebessümü bile "Nı-ho-hoh-hah-haaaa!" şeklinde bi Erol Taş kahkahası olarak çınlar kulaklarımda ve "Fakir Ama Gururlu Genç"in arkası dönük bi şekilde oturduğu masasından eski patronuna fırlattığı "Hatırlar mısın, bi zamanlar..." kelimeleriyle başlayan repliğini ne zaman duysam göz yaşları içinde alkışlarım hep. Bu bakımdan, gelecekteki patronlarıma askerlik vazifem sırasında tüm yakın dövüş tekniklerini öğrendiğimi, sinir katsayımın tavana vurduğunu ve silahlıktan yürüttüğüm bi G3 mermisini CV'me eklediğimi hatırlatmak isterim, saygılarımla a.k...

Çarşamba, Nisan 26, 2006

araziye uyulacak, uy!


















Askerlikte, bilhassa sulh vakti, araziye uyum sağlayamayan ve gerektiğinde hedef küçültemeyen er ve erbaş taifesi daima tarumar olmaya mahkumdur efenim, tecrübeyle sabittir. Sayılarla konuşmak gerekirse; nasıl ki erkekliğin 10'da 9'u kaçmaksa, askerliğin de 10'da 8'i hadi bilemediniz 10'da 7'si arazi olmaktır ya da ne biliyim nasıl biranın sadece %5'i alkolse ve bu yeterliyse askerliğinde ancak ve ancak %3'ü kabak gibi ortada durmaktır ve bu da fazlasıyla yeterlidir. Okul yıllarında ders kırma, sözlüden kaçma, sotede sigara içme vb. eğitimlerinizi layıkıyla almış iseniz çok yabancılık çekmeyeceğiniz konular aslında arazi olmak ve hedef küçültmek. Lakin okulun ve okumanın amacını tam olarak kavrayamayan, bu sebeple ders çalışan, düzenli olan ve düzene uyan grup için ne yazık ki artık çok geçtir. Askerde bu tip insanlardan özellikle kaçınız, çünkü kendilerini yakmakla kalmaz sizi de yakarlar birlikte görüldüğünüz takdirde. Adeta üzerinde "BANA İŞ VERİN" yazan fosforlu bi tişört giymişçesine kışlada yapılacak tüm amelelik faaliyetlerini çeken bi cazibe merkezidir bu insanlar. Bu arkadaşlardan uzak durmanın fayda etmediği ve "Komtanıım, komtanım bunnar işten kaytarıyo yaa!" diye söylenmeye başladıkları durumlarda ise, pencereden ya da merdivenlerden aşağıya en hızlı şekilde itebilecek mesafede konuşlanmanız tavsiye edilir.

Laf aramızda bazen arazi olmanın da insana küçük zararları dokunabiliyor. Mesela arazinin sınırlarını zorlayıp "Hava da ne kadar soğuk, ben en iyisi gireyim şu fırına da ısınayım biraz!" "Eh, hazır ısınmışken biraz da uyuyayım bari!" şeklinde bi akıl yürütme sonucu girdikleri fırında kapalı kalarak caanım dünya üzerindeki mevcudiyetlerini "Fırın Kebap" olarak devam ettiren arkadaşların varlığı da belgelerle sabittir, ciddiyim, valla laan! Demek ki neymiş, yukarda söz ettiğimiz %3'lük kabak durumu da bazen hayat kurtarabiliyor a.k.

Neyse, koridorda gürültüler var, sanırım temizlik yapılacak, ben kazan dairesine doğru gidiyim bi, vanalarda kaçak vardı sıcacıktır orası şimdi...

Çarşamba, Nisan 19, 2006

kışlanın kuşları



















Hayvanlarla ilişkim ve onlara olan ilgim, çocukken beslediğim
Singapur kaplumbağasının eşyalarını toplayıp Singapur'a kaçmasından
sonra (Bana verilen bilgi bu yöndeydi), sadece uzaktan bakma ve
"kışt, hoşt, pisi pisi" şeklinde seslenmeler seviyesinde kaldı.
Ancak özellikle konu kuşlar olduğunda tam bi hayvan hakları
savunucusu kesilirim. Bütün olayı uçmak olan bu elemanların
kafeslere kapatılıp evlerde beslenmesine gıcık olmuşumdur
hep. Piyangodan ya da sayısaldan büyük ikramiye falan kazansam,
pet shop'lardaki bütün kuşları satın alır, sonra serbest bırakırım
valla, yok laaan vazgeçtim Efes Pilsen hissesi alırım a.k.

Neyse efenim konuyu dağıtmıyim, askere geldiğim dönemde, bu çok
sevdiğim mahlukatın başka yer yokmuş gibi kışla içinde uçmasına
gıcık olmuştum, her gün serçeydi, kumruydu, güvercindi ne varsa alır
karşıma anlatmaya çalışırdım; "Kardeşim işiniz mi yok, gidin Kızılay'da
Ulus'ta ne biliyim ille de doğa diyosanız Kızılcahamam'da falan uçun"
diye, lakin bu arkadaşlar anlattıklarımdan bi ders çıkartmak şöyle dursun,
bi de "Abi kuş gribi korkusuna bizi skmeye çalışıyon arada yazık, yazık!"
diye trip attılar cik cik. Üstüne üstlük adımız deliye çıktı kuşlarla
konuşuyoruz diye a.k.

O gün bugündür aramız limoni kışlanın kuşlarıyla. Özellikle gönül yaylarının
gevşediği şu günlerde kimi çayır çimene yayılmış, kimi hatun kovalıyo biz nöbet
tutarken, sanki nispet yapar gibi. Bi de uçmayı da bıraktı bu ipneler, mart kedisi
gibi koşarak kovalıyolar hatunları "Çalış leeen, bu saatten soona ben mi uçaçam"
der gibiler, yok oğlum iyilik yaramaz size a.k.

Perşembe, Nisan 13, 2006

tıraş olmamak kesmez beni!



















"Onlar beni almakla sakalımı kesmiş oldular,
kesilen sakal yeniden uzar... Ne?"


Geçtiğimiz dört ayda (bakmayın şimdi böyle on harfle "geçtiğimiz"
deyiverdiğime, öyle kolay geçmedi a.k.) hayatta yapmayacağım ya da
yapmaktan zevk almadığım pek çok şeyi yapar oldum SS kuralıyla.

Mesela bu dört ayda olduğum sakal tıraşı sayısı tüm ömrüm boyunca
olduğumdan fazladır büyük olasılıkla. Hani öyle çok sakalım
çıktığımdan ya da yakıştığından falan değil sırf üşendiğimden
tıraş olmaz, kurt adam ya da ne bileyim ıssız ada mahsuru gibi bi
tiple gezerdim ortalıkta günlük hayatımda. Ara sıra yolum berbere
düştüğündeyse tam "munakodumuun çocuu tipe bak tipeee!" diye
söylenmeye başlamışken ve okkalı bi kafa atmaya hazırlanırken
fark ederdim aynadaki aksimin ben olduğunu ve hemen özür diler,
bi bira ısmarlardım tıraş olmuş ve bana benzemeyen bana bi barda.
Kestiğim sakalları poşette saklamışlığım bile vardır. Hal böyleyken
ve bu halin üstüne geçenlerde "Trush hour"da sözünü ettiğim ortam
şartları da eklenince burada her gün tıraş olmanın eziyetini bi de
siz düşünün.

Üç bıçaklı, beş bıçaklı, jelli ve köpüklü ne varsa denedik, sonunda
reklamlarda anlatılanların hepsinin yalan dolan olduğunu bizzat ve
en acı şekilde öğrendik zamanla, her gün tıraş olup da skilmiicek
insan yüzü yok a.k. Ergenlik dönemini bile bi iki sivilceyle atlatmış
olan ben, şimdilerde her sabaha yeni bi sivilce eşliğinde uyanıyorum.
Haa bu sivilcelerden her gün yediğim bi düzine remix ve yanında içilen
kutu kolalar da sorumlu olabilir ama ben puştluk yapıp suçu sakal
tıraşına atmayı tercih ediyorum a.k.

Kesin kararlıyım, evime döneyim, uzuuuuunca bi süre jilet deymeyecek
bu yüze. Hatta tıraş olmamak kesmez beni bu saatten soona, bi de kaynak
yaptırsam üstüne yeridir! Ancak verdiğim kiloları da göz önünde
bulundurunca ortaya pek hoş bi görüntü çıkmayacağı aşikar, özellikle
bayanlar, korkmayınız, o yüzün altında pırlanta gibi bi insan yatıyor.
Çevreye vereceğim rahatsızlıktan ötürü şimdiden özür diler,
saçlarınızdan sakallarınızdan öperim.

Not: Önümüzdeki aylarda korku filmi çekmeyi düşünen
tüm yapımcıların tekliflerine açığım.

Cumartesi, Nisan 08, 2006

...



















................................................
................................................
................................................
................................................
................................................
................................................
................................................
................................................
................................................
................................................
................................................
................................................
................................................
............................................a.k!

Perşembe, Nisan 06, 2006

şişe 4.060.800 ...




















Yaklaşık 142 şişe bira ağırlığındayken askerliğe adım
atışımın üzerinden yaklaşık 10.000.000 bira kapağı
açma süresi kadar bi zaman geçti ve şu an 126 şişe bira
ağırlığı civarlarında gezinmekteyim. Arada 16 şişe bira
kaybım var a.k ve bi insanın susuz ya da aç ne kadar
yaşayabildiği konusunda net bilgim yok, ama sanırım
içkisiz hayatta kalma konusunda sınıra gelmiş durumdayım,
pentatlon alanındaki savaş lobutlarını Olmeca şişelerine
benzetiyorum mesela, ya da gökyüzünde çupra ve rakı kadehi
şeklinde bulutlar görüyorum sık sık. Geçenlerde gece
nöbete kalktığımda efes fıçısına benzeterek sarıldığım
kilolu bi arkadaştan ancak üstüme su dökerek ayırabildiler
ve koridorda beni gören arkadaşlar nedense kolonyalarını
saklar oldular köşe bucağa.

Neyse, 4.060.800 şişe bira açadurun siz, geliyorum ben...

Çarşamba, Mart 29, 2006

307KD-MTR





















Hülya Avşar'ın menopoza adım attığı bir dönemde
haala Avşar kızı fotolarının, Sibel Can gözlerinin
süslediği şafak defterlerinin üretilmesinin bi
talep meselesi olduğuna kesin olarak karar verdim.
Zira buralarda ne zaman TV karşısına geçsek
Emrah'lı Necla Nazır'lı, Hülya'lı Nuri Alço'lu
80 yapımı filmler (ki elimizin altında Digitürk
denen zımbırtı, dolayısıyla onlarca film seçeneği
bulunuyor) izlenmekte haala bu defterlerden kullanan
çoğunluğun isteğiyle. Arada kısa dönemlerden bu tip
yapımların izlenmesi yönünde fikir beyan edenler ise
"merdivenlerden kazayla düşmek" "çamaşır kurutma
odasında kilitli kalmak" vb. elim hadiseler sonucu
hava değişimi alarak aramızdan ayrılmaktalar. Açıkcası
aramızda zevksizliğe tahammül yok. Küçük bi azınlık
dışında (bazen çamaşır kurutma odasından kurtulanlar
oluyor) kısa dönemlerin gelişime en açık, en yaratıcı,
en üretken grup olduğunu söyleyebilirim (yürrüüü bea).

Aramızda pek çok ilim irfan insanı bulunmakta.
Canı sıkılan php ile "Şafakmetre", nöbetlerden
şikayetçi olan asp ile nöbet düzenleme programı
yazıyor, yemek aralarında önünde oturdukları binanın
statik yapısı hakkında tartışan adamlar görüyorsunuz
sağda solda. Okuma yazma bilmeyen uzun dönem arkadaşlara
bu konuda yardımcı olmak ise en büyük ve en ulvi
görevlerimizden. Lakin bu arkadaşların arada İngilizce,
Almanca, Fransızca, Latince, Japonca, İspanyolca küfürler
öğrenmiş olmalarını hayretle karşılıyor ve esefle kınıyoruz.

İşte bütün bu koşturmaca içinde son bombamız 307KD-MTR adını
verdiğimiz mıntıka temizlik robotu prototipi. Üzerinde
çalışmalarımız son hızıyla ve tüm gizliliğiyle (hassktir!)
devam ediyor. Robotumuza parça sağlamakta bazı güçlükler
çekiyor olsak da, mutlu sona ulaşmamız an meselesi.
Şafakmetre 40'ları gösterirken 307KD-MTR
"Küçük bi temizlik faaliyetimiz var 307KD-MTR" komutuyla
MEBS yollarını parlatıyor olacak,
eee bu kadar zaman sonra ben mi parlatıcam a.k...

Perşembe, Mart 16, 2006

TRUSH HOUR!




















Oldum olası kalabalıktan hazzetmem, bu yüzden
de sabahları işe giderken (bi zamanlar ben de
işine giden bi sivildim bühüühühüü) gavurun
tabiriyle "Rush Hour"da o keşmekeşin içine
girmektense erkenden kalkmayı ya da işe geç
kalmayı seçmişimdir ve ne yalan sööliyim,
ikinci seçenek daha baskındır her zaman.
Bi bara gittiğimde ise hep biraya en yakın,
kalabalığa en uzak yerlerde sabitlerdi kendini
bu fani beden. Fatura kuyruklarından kaça kaça
yediğim faizler ve cezalar ve ise kol ebatlarını
çoktan aşmış, kanalizasyon borusu kıvamındadır.
Ev hayatımda da senelerdir aynı kararlılıkla
yalnızlığı seçmiş, ben ve ben mutlu bi şekilde
yaşar iken, bu asosyal kalabalık düşmanını 100
küsur kişiyle yaşamaya mahkum ettiler aniden.
Artık "rush hour"ların yerini "trush hour"lar
almıştı. Önceleri sabahın 6'sında 100 kişinin
8 adet lavaboda traş olmak için girdiği yarışta
yataktan 20 dakika erken kalkmak suretiyle
(matematik problemi gibi oldu be) galip gelirken,
artık kol saatimin alarmının beni uyandırma
konusunda eskisi kadar başarılı olmaması sebebiyle
farklı yöntemler denemek zorunda kalıyorum.
Mesela dün sabah traş köpüklerinin içine asit
zerkedilen iki arkadaşımızın hastaneye kaldırılması
nedeniyle zorda olsa boş lavabo bulabildim. Bu sabah
ise önümdeki arkadaşın kaygan zeminde dengesini
kaybedip düşerek kafasını yarması beni çok üzse de,
traş olacak boş lavabo bulabilmem beni teselli etti.
Yarın sabah mı, silahlıktan bi kasatura kaybolmuş
dün akşam, umarım sabah telaşıyla bi kaza olmaz?

Pazar, Şubat 26, 2006

çok özledim...





















-Alo, O nasıl, çok özledim...
-Kimi aradın gardeşim?
-Soruma cevap ver!!!
Görüşmemizi engelleyemezsiniz laaan!
-Sapık mısın kardeşim,
Nereyi aradın sen!?!
-Kokusunu, sesini özledim...
-Ne diyon la sen, burası
Efes Pilsen fabrikası, yanlış
aradın sen gardaş...!
-Tamam işte, açsana bi şişe,
sesini duyayım...
-De get la!

Cumartesi, Şubat 11, 2006

kardan tiksiniyorum a.k.
























Komutanlar arasında adım
"dövmeli fotoşopçu" kaldı.
Bi de şu mıntıka temizliklerinde
photoshop kullanabilsem,
pek hoş olacak a.k.!