Çarşamba, Temmuz 19, 2006

en yeni yazar cafer



















Cafer apartmanın çatısında salya sümük ağlarken, "yaklaşmayın, atlarım!" diye bağırıyordu. bu meçhul genç hiç şüphesiz çatısında bulunduğu apartmanın dahil olduğu mazbut mahallenin monoton günlük hayatına renk katmıştı. meraklı mahalle halkının gitgide artan kalabalığından yükselen yorumlar gencin bulunduğu çatıya ancak uğultular halinde ulaşabiliyor ve cafer bir yandan ağlarken bir yanda da "ne diolar lan acaba" diye düşünüyordu. gerçi arada "atlasana laan, puşt!" gibi sesler kulağına gelse de, hiç oralı olmuyordu. bu arada mahalle bakkalı salim efendi çekirdek ve meşrubat satışlarının verdiği memnuniyet ve yüzüne yayılmış tebessümle telefona sarılmış, kuruyemiş toptancısına acil ayçekirdeği siparişi vermekle meşguldü.

komşu mahallelerden gelen izleyicilerin de yerlerini almalarının hemen akabinde polis ve itfaiye ekipleri alkışlar arasında olay yerine ulaşmıştı. asayiş komseri halil'in megafonundan yükselen "nedir derdin evladım, in aşşaa, ölüm hiç bişeyin çözümü değil!" sözlerine cafer'in cevabı "estafirildak buraya gelsin..." oldu. bunu duyan halime hanım, torununa patik örmekle meşgul olan komşusu perihan'ı dürterek "ben demedim mi, bak işte sevgilisi terketmiş kesin, adı da pek tuhafmış ne o öyle, estağfirildenk, rum mudur nedir!?" diye söylendi. perihan'ın kızı Şukufe ise o sırada "ah canııım, nası da ata'ya benziyo, gelinin olayım, cenabı allah sonunu benzetmesin..." diye geçiriyordu içinden.

"estafirildak buraya gelsin...!"

aslında birkaç gün öncesine kadar gayet mutlu bir gençti cafer. erol abi'sinin internet kafesinde kah counter oynayarak, kah forum sitelerine "hakiki arkadaşlık sıhhatten farksızdır, kıymeti ancak elden gittikten sonra anlaşılır..." şeklinde yorumlar yazarak günlerini geçirmekteydi. Özellikle ilkokul yıllarında arkadaşlarının hatıra defterlerine yazdığı şiirler ve yorumlarla yazarlığını oldukça ilerletmişti. Özellikle kemalettin tuğcu'dan ilham aldığını söylerdi sık sık. yazarlık yönüyle arkadaşlarının da takdirini kazanmış ve sürekli "oolum, çok büyük yazar olcaksın laan, benim şu komposizyon ödevini yapcan mı be, he mi?" şeklinde iltifatlarla karşılaşır olmuştu. bir gün "ay ne güsel şeyler yazıyon cağfeer, bi site var vebihamding diye, üye oluyon yazılarını yayınlıyolar, herkesler okuyo, valla" dedi bi arkadaşı cafer'e. cafer hiç vakit kaybetmeden erol abi'sinin internet cafesine koştu. yazarlık geleceğinin önünde yeni ufuklar açılacağını hissediyordu. hemen vebihamdik'e üye oldu cafer, yaklaşık bir saat "en yeni yazar: cafer" yazan sayfaya baktı gururla, evet, en yeni yazar: cafer, yazar cafer... ve o 11 kıdemli yazarın arasında yerini alacağı günlerin pek de uzak olmadığını düşünerek başladı yazmaya...

"estafirildak buraya gelsin...!"

mahalleli arasında esat fırıldak adlı bir dolandırıcının genci çarptığı, bu yüzden intihara teşebbüs ettiği konuşulmaktaydı itfaiye aracının merdiveni cafer'in bulunduğu çatıya doğru yükselirken. bir kez daha avazı çıktığı kadar bağırdı cafer: "yaklaşmayın, atlarım, estafirildak buraya gelsin...!" bu arada bakkal salim efendi bir yandan telefonda yeni meşrubat siparişi verirken bir yandan kalabalığın içinde gazoz ve poğaça satan çocuğu kesmekteydi pis pis. "kim evladım bu estağfarıldak? nerde buluruz, çağıralım gelsin?" diye seslendi komser halil.

"estafirildak buraya gelsin...!"

"yazımı nasıl yayınlamazlar ulan vebihamdik'te, yaktın beni estafirildak" diye düşündü cafer yan gözle sıkılan ve dağılmaya başlayan kalabalığı izlerken. homurdanan mahalleli cafer'in esnaf kefalet'ten aldığı krediyi geri ödeyemediği için çatıya çıktığı konusunda fikir birliğine varmıştı ki artık aşağıya inme vaktinin geldiğine karar verdi cafer. alkışlar ve çekirdek kabukları arasında komser halil'le birlikte ekip arabasının yolunun tutan cafer yeni yazısının giriş cümlesini bulmuştu bile: seni benden şu anda uzak tutan kaderimi, mahkemeye vereceğim...

vebihamdik'teki son gelişmeler üzerine, Nutuk'u yayınlayan Habertürk edasıyla bu yazımı bir kere de kendi blogumda yayınlamayı görev bilirim a.k.

Cuma, Temmuz 07, 2006

onu isterim...


















oyuncakçıya girmiş çulsuz bi çocuk gibiyim bu ara
onu da isterim bunu da isterim derken,
elimde bi plastik kova bi kürekle bakakalıyorum vitrine
benim olmayan bütün oyuncaklar güzel a.k.!

Salı, Mayıs 23, 2006

biter...


















Saniye tutuyorum artık, ben bu gazla ilk durak eskişehir'e kadar koşarım...

Salı, Mayıs 16, 2006

çok pis gol yedik...

















Bi hafta sonu boyunca yürüttüğümüz zorlu taş taşıma faaliyetlerinin ardından biraz soluklanacağımızı düşündüğümüz bu Pazar akşamı çok sevgili nöbetçi astsubayımızın yoğun ısrarını kıramadık ve bize büyük bi lütuf olarak sunulan sedyeler (taşları da bunlarla taşımıştık, büyük kolaylık, her eve lazım bi sedye) vasıtasıyla bi kaç kamyon yükünden oluşan "küçük bi kum taşıma faaliyeti"ne başladık saat 6 civarında. Yaklaşık 1 saatlik bi çalışmanın ardından Süper lig şampiyonunu belirleyecek, spor sayfası tabiriyle "ligin düğümünün çözüleceği" "kader" maçları başlamış ve bina önündeki kum kütlesinin büyüklüğü göz önünde bulundurularak bu maçların izlenemeyeceği futbol bağımlısı arkadaşlar tarafından zor da olsa idrak edilmişti ki Galatasaray'ın gol haberi geldi. Şu futbolun kudretine bakın ki az önce zorla adım atan Galatasaray taraftarları adeta birer aslan kesilmişti. Tepeleme kumla dolu sedyelerin biri gidiyor biri geliyor, kulaklar maçta, her atakta kalp atışlarıyla birlikte adımlar da hızlanıyordu. Fener taraftarları ise sedyelerinde kum değil ellerinin arasından kayıp gitmekte olan şampiyonluğu taşırcasına kederliydiler. Fenerbahçe'nin yediği golün ardından artık sarı kırmızı renklere gönül vermiş kitleyi durdurmak imkansızdı. Sevinç çığlıkları, Fenerlilere sokulan laflar onlara işin bütün stresini unutturmuş, sedyeleri uçarcasına gidiyordu inşaat alanına. En iyi Dat-di-ri-dat-di-ri şeklinde korna sesi çıkararak kum dolu sedyeleriyle zafer turu atarcasına yanımdan geçen Galatasaraylılar anlatır beklide ortamın atmosferini. Ancak maçın sonlarına doğru gelen Fenerbahçe'nin beraberlik golü hafif bi soğuk duş etkisi yarattı Galatasaray taraftarlarında. Kafalarda bi "acaba" sorusu belirdi aniden. Umutlanan Sarı lacivertli Mehmetçikler "Atatürk de Fenerbahçeliydi huleeen ipneler!" naralarıyla sarıldılar sedyelere, her biri birer Alex birer Tuncay'dı artık. İnce bilek hareketleri, şık çalımlarla rakiplerini geride bırakıyor, onlarca kiloluk kum dolu sedyelerle birbirinden estetik hareketler sergiliyorlardı şampiyonluk hülyalarıyla. Verilen küçük molalarda gözleri saatte kulakları maç skorunda sigara içenlerin görüntüsü doğumhane önünde bekleyen baba adaylarını andırıyordu. Ve sonunda sevgili nöbetçi astsubayımız bu strese bi de onca ağırlığı taşımanın yorgunluğunun eklenmesine genç kalplerin dayanmayacağını düşünmüş olsa gerek ki paydos verdi maçların sona ermesinin ve Galatasaray'ın şampiyonluğunu ilan etmesinin hemen evvelinde. Saatlerce amelelik yapmış olsalar da, şampiyon bi takımın taraftarı olmanın gururu ve sevinciyle bütün yorgunluklarını unutan CimBom'luların ve boynu bükük Kanaryaların maç yorumlarının uğultusu arasında bi gün daha bitmişti. Ancak kum bitmedi, bitmiyo... Üç gündür devam eden "küçük bi kum taşıma faaliyeti"miz yaklaşık bi hafta (bizim askerlik bitene kadar) daha devam edecek gibi görünüyor. Ara sıra "Şampiyon Cim Bom!" ya da "Sarııııı - kırmızıııııııııı!" şeklinde çıkışlarla insanları gaza getirme çabalarımızda kar etmiyor artık. Ben demiştim, şampiyonluk karın doyurmuyo a.k.!

Pazar, Mayıs 14, 2006

Pazartesi, Mayıs 08, 2006

tatiiiiil!














Her ne kadar bi dönemin çok kullanılan futbol tezahüratlarından birinde yeralan "Hayal ile yaşıyor bazı ipneler!" nakaratıyla memleketim insanı hayal kurmaktan soğutulmaya çalışıldıysa da futbol sahalarından uzak durmayı başarabilmiş biz bi kısım gençlik zor dönemlerde hayallerimize sarılarak ayakta kalabiliyoruz hala. Mali kriz dönemlerinde yahut Bülent Ersoy-Cem Adler ilişkisi sırasında bile pembe gelecek hayalleri sayesinde dim dik ayakta durmuş pek çok kişi tanıyorum. Tamam arada kamyon altında kalarak ya da evlerinin balkonlarından düşerek yaşamını yitirenlerimiz oldu ama bunların kendi hayatlarına kastettikleri tamamen hurafedir efenim. Hayal kurma olayını biraz abartarak uyur gezer kıvamına gelmiş arkadaşların başına gelen menfur hadiselerden öte değildir bunlar.

Burada geçen 140 günümün büyük bölümü (ne büyüğü, tamamı lan tamamı!) işte böyle uyur-gezer bi vaziyette hayal aleminde geçti efendim. Acemilik dönemimde gördüğüm "Bira" temalı, ki hiç birinde bi damla bile içmeye muvaffak olamamıştım ve yetişkin içerikli sansüre uğramış rüyalarımı saymazsak, hayallerimin baş tacı "Tatil hulyaları" idi. Eksi 20 derecelerde götüm donarak ve elimde beş kiloluk tüfekle (beş kilo nedir demeyiniz, iki saat çaprazda durunca koyuyo adama) tuttuğum bitmek bilmez nöbetlere dayanmamı sağlayan çoğu zaman yukarıdaki manzaranın tatlı hayali olmuştur. Olimpos'ta gün batımı saatlerinde, yeşillikler arasında uzandığım çardakta elimde bi şişe buz gibi Efes'le keyfederken düşünürdüm kendimi sık sık. Ya da evimde TV'nin karşısında soğanlı ruffles ve yine buz gibi bira... Garip bi şekilde bira ısınmak yerine her geçen dakika daha da soğurken hatta parmaklarımı dondurmaya başlarken kendime gelirdim ve fark ederdim acılar içinde elimde tuttuğumun G3'ün soğuk çeliği, bulunduğum yerin kışla olduğunu! Gerçi tatil hayali dedik ama bunu da "Bira" temalı hayaller sınıfına sokmak isteyenleriniz çıkabilir, normaldir efendim, ancak unutmamak gerekir ki birasız bi tatil balkonsuz eve benzer efendim, di mi?

Ha bi de "Kardeşim biradan başka bişey düşünmez misin sen? Yok mu başka hayalin a.k.!" diyenleriniz olacaktır, elbette başka hayaller de kuruyorum, eee meselaaa, şey, ımmmh, eeee, neyse...

Cuma, Mayıs 05, 2006

İyi patron yoktur!

















Efendim malumunuz antisosyal, miskin, hareketten pek hazzetmeyen bi kişiyim, hayat akışımda kendi isteğim dışında gelişen değişimler oldum olası rahatsız etmiştir beni ve yine malumunuz şu 6 aylık dönemde bunların pek çoğunu yaşamak zorunda kaldım. Eee, bendeniz günlük hayatında değişime bu kadar tahammülsüz biriyken, askerlik sebebiyle, iş hayatımda meydana gelen zorunlu hareketlenme de şu aralar en önemli sorunlar listemin başköşesine yerleşmiş durumda. Blogumda da duyurduğum üzre Papa II. Jean Paul'ün vefatının ardından Vatikan'a gönderdiğim CV'den de bi ses çıkmayınca ve reklam sektöründe çalışmaya devam etmek zorunda olduğum kesinleşince, askerliğimin sonuna yaklaştığım şu günlerde kurduğum tatil hayallerinin (önümüzdeki günlerde bahsedicem efenim) arasında sık sık iş planları da parazit yapmakta rahatsız edici bi şekilde.

Her seferinde korkularım yersiz çıksa da, yeni bi iş ortamına girerken ister istemez geriliyorum; "Ofisteki ipnelerle anlaşabilecek miyiz acaba? Güzel hatun var mıdır laan? Giyim kuşama karışmıyodur di mi bunnar? İş temposu ağır gelir mi a.k.? Maaş olayında bi sakatlık çıkar mı, taksitler elimizde patlamasın? Evden işe nası giderim her sabah her sabah, daha yakın bi yer mi bulmalı?" cinsinden onlarca soru üşüşüyor kafama. Ve de sonunda en can alıcı soru gelip çöküyor böğrüme: "O, Patron nasıl biri a.k.?"

Tüm bu sorularımın cevabını alacağım yer olan yeni ofisime adım attıktan sonra asabi bi yapıya sahip olmam sebebiyle ara ara ufak gerginlikler yaşanmakla birlikte bu yeni ortam konusundaki korkularım yerini genellikle "Akşam iş bitimine dooru bi iki bira içebiliyoz mu ki laaan?" şeklinde kaygılara bırakıyor. Fakaaat, PATRON kavramı bu en rahatlamış kıvamımda bile kır yürüyüşünde ayakkabının içindeki bi taş gibi ya da ne biliyim şevkle burun kurcalarken burnun içindeki bi sivilce gibi rahatsız etmeye devam ediyor beni. CNN TURK ekranlarında The Apprentice'ı izledikten sonra kabusunda kürk takım elbiseli, burunlarından dumanlar çıkan patronlar tarafından kovalanan ve hemen ertesi sabah "İstemem ben ööle taşşaklı patron falan a.k.!" deyip tüm kariyer planlarını rafa kaldıran (belki de tembelliğime bulabildiğim en basit bahane budur) bi genç olarak, ön yargım kesin "İyi patron yoktur!". Bi patronun en içten tebessümü bile "Nı-ho-hoh-hah-haaaa!" şeklinde bi Erol Taş kahkahası olarak çınlar kulaklarımda ve "Fakir Ama Gururlu Genç"in arkası dönük bi şekilde oturduğu masasından eski patronuna fırlattığı "Hatırlar mısın, bi zamanlar..." kelimeleriyle başlayan repliğini ne zaman duysam göz yaşları içinde alkışlarım hep. Bu bakımdan, gelecekteki patronlarıma askerlik vazifem sırasında tüm yakın dövüş tekniklerini öğrendiğimi, sinir katsayımın tavana vurduğunu ve silahlıktan yürüttüğüm bi G3 mermisini CV'me eklediğimi hatırlatmak isterim, saygılarımla a.k...

Çarşamba, Nisan 26, 2006

araziye uyulacak, uy!


















Askerlikte, bilhassa sulh vakti, araziye uyum sağlayamayan ve gerektiğinde hedef küçültemeyen er ve erbaş taifesi daima tarumar olmaya mahkumdur efenim, tecrübeyle sabittir. Sayılarla konuşmak gerekirse; nasıl ki erkekliğin 10'da 9'u kaçmaksa, askerliğin de 10'da 8'i hadi bilemediniz 10'da 7'si arazi olmaktır ya da ne biliyim nasıl biranın sadece %5'i alkolse ve bu yeterliyse askerliğinde ancak ve ancak %3'ü kabak gibi ortada durmaktır ve bu da fazlasıyla yeterlidir. Okul yıllarında ders kırma, sözlüden kaçma, sotede sigara içme vb. eğitimlerinizi layıkıyla almış iseniz çok yabancılık çekmeyeceğiniz konular aslında arazi olmak ve hedef küçültmek. Lakin okulun ve okumanın amacını tam olarak kavrayamayan, bu sebeple ders çalışan, düzenli olan ve düzene uyan grup için ne yazık ki artık çok geçtir. Askerde bu tip insanlardan özellikle kaçınız, çünkü kendilerini yakmakla kalmaz sizi de yakarlar birlikte görüldüğünüz takdirde. Adeta üzerinde "BANA İŞ VERİN" yazan fosforlu bi tişört giymişçesine kışlada yapılacak tüm amelelik faaliyetlerini çeken bi cazibe merkezidir bu insanlar. Bu arkadaşlardan uzak durmanın fayda etmediği ve "Komtanıım, komtanım bunnar işten kaytarıyo yaa!" diye söylenmeye başladıkları durumlarda ise, pencereden ya da merdivenlerden aşağıya en hızlı şekilde itebilecek mesafede konuşlanmanız tavsiye edilir.

Laf aramızda bazen arazi olmanın da insana küçük zararları dokunabiliyor. Mesela arazinin sınırlarını zorlayıp "Hava da ne kadar soğuk, ben en iyisi gireyim şu fırına da ısınayım biraz!" "Eh, hazır ısınmışken biraz da uyuyayım bari!" şeklinde bi akıl yürütme sonucu girdikleri fırında kapalı kalarak caanım dünya üzerindeki mevcudiyetlerini "Fırın Kebap" olarak devam ettiren arkadaşların varlığı da belgelerle sabittir, ciddiyim, valla laan! Demek ki neymiş, yukarda söz ettiğimiz %3'lük kabak durumu da bazen hayat kurtarabiliyor a.k.

Neyse, koridorda gürültüler var, sanırım temizlik yapılacak, ben kazan dairesine doğru gidiyim bi, vanalarda kaçak vardı sıcacıktır orası şimdi...

Çarşamba, Nisan 19, 2006

kışlanın kuşları



















Hayvanlarla ilişkim ve onlara olan ilgim, çocukken beslediğim
Singapur kaplumbağasının eşyalarını toplayıp Singapur'a kaçmasından
sonra (Bana verilen bilgi bu yöndeydi), sadece uzaktan bakma ve
"kışt, hoşt, pisi pisi" şeklinde seslenmeler seviyesinde kaldı.
Ancak özellikle konu kuşlar olduğunda tam bi hayvan hakları
savunucusu kesilirim. Bütün olayı uçmak olan bu elemanların
kafeslere kapatılıp evlerde beslenmesine gıcık olmuşumdur
hep. Piyangodan ya da sayısaldan büyük ikramiye falan kazansam,
pet shop'lardaki bütün kuşları satın alır, sonra serbest bırakırım
valla, yok laaan vazgeçtim Efes Pilsen hissesi alırım a.k.

Neyse efenim konuyu dağıtmıyim, askere geldiğim dönemde, bu çok
sevdiğim mahlukatın başka yer yokmuş gibi kışla içinde uçmasına
gıcık olmuştum, her gün serçeydi, kumruydu, güvercindi ne varsa alır
karşıma anlatmaya çalışırdım; "Kardeşim işiniz mi yok, gidin Kızılay'da
Ulus'ta ne biliyim ille de doğa diyosanız Kızılcahamam'da falan uçun"
diye, lakin bu arkadaşlar anlattıklarımdan bi ders çıkartmak şöyle dursun,
bi de "Abi kuş gribi korkusuna bizi skmeye çalışıyon arada yazık, yazık!"
diye trip attılar cik cik. Üstüne üstlük adımız deliye çıktı kuşlarla
konuşuyoruz diye a.k.

O gün bugündür aramız limoni kışlanın kuşlarıyla. Özellikle gönül yaylarının
gevşediği şu günlerde kimi çayır çimene yayılmış, kimi hatun kovalıyo biz nöbet
tutarken, sanki nispet yapar gibi. Bi de uçmayı da bıraktı bu ipneler, mart kedisi
gibi koşarak kovalıyolar hatunları "Çalış leeen, bu saatten soona ben mi uçaçam"
der gibiler, yok oğlum iyilik yaramaz size a.k.

Perşembe, Nisan 13, 2006

tıraş olmamak kesmez beni!



















"Onlar beni almakla sakalımı kesmiş oldular,
kesilen sakal yeniden uzar... Ne?"


Geçtiğimiz dört ayda (bakmayın şimdi böyle on harfle "geçtiğimiz"
deyiverdiğime, öyle kolay geçmedi a.k.) hayatta yapmayacağım ya da
yapmaktan zevk almadığım pek çok şeyi yapar oldum SS kuralıyla.

Mesela bu dört ayda olduğum sakal tıraşı sayısı tüm ömrüm boyunca
olduğumdan fazladır büyük olasılıkla. Hani öyle çok sakalım
çıktığımdan ya da yakıştığından falan değil sırf üşendiğimden
tıraş olmaz, kurt adam ya da ne bileyim ıssız ada mahsuru gibi bi
tiple gezerdim ortalıkta günlük hayatımda. Ara sıra yolum berbere
düştüğündeyse tam "munakodumuun çocuu tipe bak tipeee!" diye
söylenmeye başlamışken ve okkalı bi kafa atmaya hazırlanırken
fark ederdim aynadaki aksimin ben olduğunu ve hemen özür diler,
bi bira ısmarlardım tıraş olmuş ve bana benzemeyen bana bi barda.
Kestiğim sakalları poşette saklamışlığım bile vardır. Hal böyleyken
ve bu halin üstüne geçenlerde "Trush hour"da sözünü ettiğim ortam
şartları da eklenince burada her gün tıraş olmanın eziyetini bi de
siz düşünün.

Üç bıçaklı, beş bıçaklı, jelli ve köpüklü ne varsa denedik, sonunda
reklamlarda anlatılanların hepsinin yalan dolan olduğunu bizzat ve
en acı şekilde öğrendik zamanla, her gün tıraş olup da skilmiicek
insan yüzü yok a.k. Ergenlik dönemini bile bi iki sivilceyle atlatmış
olan ben, şimdilerde her sabaha yeni bi sivilce eşliğinde uyanıyorum.
Haa bu sivilcelerden her gün yediğim bi düzine remix ve yanında içilen
kutu kolalar da sorumlu olabilir ama ben puştluk yapıp suçu sakal
tıraşına atmayı tercih ediyorum a.k.

Kesin kararlıyım, evime döneyim, uzuuuuunca bi süre jilet deymeyecek
bu yüze. Hatta tıraş olmamak kesmez beni bu saatten soona, bi de kaynak
yaptırsam üstüne yeridir! Ancak verdiğim kiloları da göz önünde
bulundurunca ortaya pek hoş bi görüntü çıkmayacağı aşikar, özellikle
bayanlar, korkmayınız, o yüzün altında pırlanta gibi bi insan yatıyor.
Çevreye vereceğim rahatsızlıktan ötürü şimdiden özür diler,
saçlarınızdan sakallarınızdan öperim.

Not: Önümüzdeki aylarda korku filmi çekmeyi düşünen
tüm yapımcıların tekliflerine açığım.