DHA muhabiri Kurtköy pisti yakınlarında bi kahvehanede
televizyon izleyen vatandaşa yaklaşır...
muhabir:
-Formula 1'i izliyorsunuz, nasıl heyecanlı mı?
vatandaş:
-evet, çok heyecanlı...
m:
-hangi takımı tutuyorsunuz?
v:
-BEŞİKTAŞ!
m:
-Yok, formula 1'de hangi takımı...
v:
-Alanzou'yu (huh)
Pazartesi, Ağustos 22, 2005
Çarşamba, Ağustos 17, 2005
marry me neccclaaa!!!!

Çok eski bi arkadaşım necla, yıllardır aramızda dönen bi geyik vardı; "Masterını, doktoranı yap, ben de kimseyle evlenmezsem o zamana kadar, seninle evlenirim!" derdi, ben de: "Rektör bile olurum huleen!" derdim. "Havanı alırsın koççuuum"demenin başka bi yoluydu galiba necla'nın yaptığı, ama neyse, umut fakirin ekmeği!?
Efenim ben şimdi bu konuyu niye açtım? Geçenlerde necla'nın, ayıptır söölemesi, doğuda, eşşeğin zikinde bi yere tayini çıktığını duydum, bu tayini engellemek için çeşitli yollar arayan 657' ye taabi bu sevgili arkadaşımın son seçeneklerinden biri de anlaşmalı bi izdivaç yoluyla bu zor durumdan yırtmak. Dediğim gibi son seçenek de olsa ortada böyle bi durum var ne yazık ki. İşte bu durum da benim aklıma "Benden memur olur mu?, olursa nasıl olur?" vb. soruları soktu dün gece.
Sonuç mu? Anladım ki ben den olsa olsa Avarel Dalton olur!!!
Pazartesi, Ağustos 15, 2005
Acilen "Clark Kent"ler aranıyor!
ne yazık ki Antalya'dayım ama belki buradan
duyuruları takip edebilirim,
batman'i çağıran spot gibi bişiy...
duyuruları takip edebilirim,
batman'i çağıran spot gibi bişiy...
KAYIP...

En son makalesinde türk esnafının çarpık yapısına, çürümüş düzenine dikkat çeken ve korkusuzca bu konunun üstüne giden araştırmacı yazar sayın ANİTEZ o gün bugündür kayıptır. Kendisinin gözü dönmüş türk esnafının hışmına uğradığını düşünüyor ve hayatından endişe ediyoruz. Bilgisi olanlar lütfen bağlantıya geçsin ya da geçmesin ne biliyim yav...
Perşembe, Ağustos 11, 2005
şarkı söylemek de suç!?!

Efendim henüz kundak bebeğiyken huysuzluğuna çare anason koklatmakta bulunmuş bi insan olarak içkiyle aramın biras iyi olduğunu söyleyebilirim. Amma ve lakin bu bünye de zaman zaman içkiden sıkılmakta, alkol tüketimi için şevk verecek yenilikler aramaktadır. İşte sanırım yine böyle bi dönemdi; arkadaşlarla, islamla hiç alakamız olmamasına rağmen, kandil tarihlerini takibe başladık. Ve bu günlerde ortak bi mekanda buluşup içer olduk, artık o kadar doğal bi hale gelmişti ki bu kandil gecesi içmeleri, gelmeyenlere "hacı geçen kandil gecesi göremedik seni, günahtır, bi kaza edelim şunu" gibi sitemlerde bulunur olmuştuk.
Yine böyle bir gece (müslümanların muhammed'in dogduğu gün olduğuna inandıkları mevlüd kandiliydi galiba) yoğun içki tüketimi, muhabbet ve "iyi ki doğdun muhammed, iyi ki doğdun muhammed!" nidalarıyla geçmiş, sarhoş bünyeler evlerinin yolunu tutmaya başlamıştı sabaha doğru. İşte bu sarhoş bünyelerden biri olan kadim dostum, deli insan, Yasin, alkolün etkisiyle mi yoksa deliliğinin bir sonucu mu bilinmez, geçer bir caminin önüne ve "İYİ Kİ DOĞDUN MUHAMMED!!" şarkısını kesinlikle detone olmadan ve makamıyla söylemeye başlar. İçerde kandil münasebetiyle ibadet eden müslümanlar nedense biraz alınırlar bu durum karşısında, halbuki ne vardır canım altı üstü bi doğum günü şarkısı armağan edilmiştir peygamberlerine. Sanırım müzik zevklerine pek uymayan bir şarkının seçilmiş olması sebebiyle Yasin'e karşı giriştikleri küçük linç girişimi, Yasin arkadaşımızın o semtte hatrı sayılır bir kişi olması sayesinde bertaraf edilir.
Olaydan çıkardığımız ders: "İyi ki doğdu muhammed" şarkısı müslüman aleminin pek sevdiği bi şarkı değilmiş, yeni bir şarkı seçilecek...
Çarşamba, Ağustos 10, 2005
Cuma, Ağustos 05, 2005
Turistik Kaleiçi Turu ?!?

Şu kaleiçi'ni gezdirdiğim şişelerin sayısı kaçtır diye düşündüm; kaç sokak, kaç geçidi tanıttım onlara, peeeeh! Hepsinin muhabbeti farklı, kaprisi farklı, ama geçen pazar anladım ki "kanyak"ın yeri bi başka, hele ki 40 derece yaz sıcağında gezdiriyosam... Şarapçı Özgür'ün kulakları çınlasın, onu da yazacam bi ara
(ayrıntıya girmiicem, kanyak beni gezdirdi diyim yetsin!)
Çarşamba, Temmuz 27, 2005
BULANTI...

Kül tablasındaki izmarit yığınının mide bulandıran kokusuyla kendine geldiğinde gökyüzü yeni yeni aydınlanıyordu. "Kaç saattir bu aynanın karşısındayım?" diye sordu kendi kendine. Alkol ve uykusuzluk yüzünden kızarmış, mor halkaların çevrelediği gözlerine, gözlerinin taa diplerine baktı aynada ve yine o tanıdık his kapladı içini; sanki aynada izlediği kendisi değildi.
Acele bir duş yapıp, sokağa attı kendini. İşte yine şehrin yapışkan, boğucu koşuşturmasına karışmıştı. Yine mekanik, ezberlenmiş hareketlerin, sahte gülümseyişlerin içine saplanıyordu.
Atölyesinin kepengini kaldırırken hala aynayı düşündüğünü farketti. "Birbirimizi ne de iyi tamamlıyoruz" diye geçirdi içinden. "Biz hayatı taklit ediyoruz, aynalar da bizi." Midesindeki bulantıyla düşünceleri bölündü. "İçkiyle depreks kullanmayı bırakmalıyım" dedi fısıldayarak. Aslında bu bulantının midesinden değil, çok daha derinden, benliğinin kuytu bir köşesinden geldiğinin farkına varamamıştı henüz. Atölyenin tuvaletine giden dar koridoru geçti. Tuvaletin zayıf ampulü can çekişen bir ateş böceği gibi göz kırpıyordu. Sırı atmış soluk aynanın karşısındaydı şimdi. Midesindeki bulantı daha da artmıştı.
O an aynadaki yansımasından gelen sesle dondu yerinde: "Vakit geldi!". Hayal gördüğüne inanmak istiyordu. Bu sesin gerçekliği onu korkutuyordu. "Aslında benim hayal olmam korkutmalı seni" dedi aynadaki yansıması ve devam etti "Mutsuzluğunun, bulantının, engellenmişliğinin nedenini hep dışarıda aradın, hep sahte cevaplar buldun sorularına ve hapsettin beni aynalara, sözde bilincine kavuştuğunda. Ama azad edilme vaktim geldi işte, çünkü benim özgürlüğüm senin de özgürlüğün olacak bu dünyada". Bu son sözcükler uzun uzun çınladı kulaklarında.
Saatler sonra şövalesinin yanında uyandığında midesindeki bulantının yerini tatlı bir açlık duygusu almıştı. Dışarı çıktı. Başını kaldırıp gökyüzüne baktığında yıldızların hiç olmadıkları kadar parlak, şehrin hiç olmadığı kadar canlı olduğunu farketti. İçindeki tarif edemediği rahatlık duygusuyla evine doğru yürürken, atölyesinde aylardır boş duran tualinin uçuşan renkler ve çizgilerle canlandığından habersizdi henüz.
Salı, Temmuz 19, 2005
dilek...

evet efenim, bir seneyi daha devirmiş olmanın verdiği hafif buruk bi duygu eşliğinde günlerimiz devam ederken, yolda, markette, dolmuşta, tuvalette karşılaştığım pek çok insanın sorduğu soru aynı: "Mumu üflerken ne dilek tuttun yaaaa??". Tabi arada "Lan ibne, hani mum olayı bize ters ayağı yapıyodun, n'ooldu!!?" şeklinde sorularla da karşılaşmadım değil, ama bu konuya hiç girmiim...
İşte ilk bahsettiğim sorunun yoğunluğu karşısında kamuoyunu bilgilendirmek boynumun borcudur diye düşünerek kolları sıvadım.O anı betimleyen bir çizimle bu meraklı arkadaşların uykusuz gecelerine bi son vermek arzusundayım. Gerçi tutulan dileği açıklamanın o dileğin gerçekleşmesini engelleyeceği inanışı yaygın olsa da, halkı bilgilendirmek adına bir tabuyu daha yıkmak çok daha önemli benim gözümde( Ulan biraya bi zam gelsin yaktım o soruyu soranları şerefsizim!!!). Yukarıda da gayet açık görüldüğü üzre, dileğim tüm insanlığı yakinen ilgilendiren, hassas bir konuda: BİRA. Kendim için bişey istiyosam namerdim, benim dileğim tüm toplumun mutluluğu için. Hani güzellik yarışmasında bi hatun söylese direkt "Gönüllerin Prensesi" olur, ööle bi dilek yani.
Efendim tam bu noktada sayın büyüğümüz, 1993 ÖYS 9.'su, Arizona fatihi, Microsoft'un veliahtı, kibrit kralının oğlu CEM abimizin de kulaklarını çınlatmak isterim, "abiii, busch'dan bud'a geçtin diye biraz buruk olsak da, sana takılanlara karşı verdiğin onurlu savaşta yanındayız abiii, yaşasın ucuz bira direnişimiz!!!
Salı, Temmuz 12, 2005
doğum günü?!


Bi kaç gün sonra doğum günüm. Ne yazık ki böyle özel? günlere pek önem vermem, kendi doğum günüm dışında hatırladığım tek doğum günü tarihi de kardeşiminkidir (ikiziz!?) Kendimi bildim bileli kutlama-eğlence adamı olamadım. Kalabalıktan hiç hazzetmem. Ek olarak, hafif anti-sosyal olduğumu da belirtmek isterim. Bu sebepten doğum günlerimde organizasyon genellikle 'topkek üstü kibrit' şeklinde tertibedilir ve içilen pek çok bira organizasyonumuza renk ve gaz katar. Alkol tüketimi günlük yaşamımızın bi parçası olduğundan onu etkinlik listesine almasam bile olur
Aslında doğum günü kutlama geleneği hep ilginç gelmiştir bana. Bu gelenek ilk olarak avrupa'da uygulanmaya başlamış. Kötü ruhların insanlara doğum günlerinde zarar vereceğine inanıldığından, doğum günü olan kişinin ailesi ve arkadaşları o gün bir araya gelerek iyi dileklerde bulunur ve kötü ruhlara karşı koruyacağına inanılan hediyeler verirlermiş. O bakımdan, bizim de doğum günlerinde bööle yıkılana kadar içmek yerine ne biliim efenim iki elham bi kulavallah falan okumamız, o yatır senin bu türbe benim gezmemiz daha münasip olur kanaatindeyim :).
Bi de şu mum söndürme olayı var. Bu da sanırım ilk almanya'da baslamış. Aileden biri sabah erkenden kalkar doğum günü pastasının üstündeki mumları (kişinin yaşı+1 adet) yakar ve mumlar bütün gün yanık kalırmış. Akşam yemeğinden sonra doğum günü insanı, içinden "pastanın da mına koymuşsunuz lan!" diyerek ve bi dilek tutarak mumları söndürürmüş. Bana göre ise bu mum söndürme olayının insanı geren bi yönü var. Sanki "Olm yaşlanıyon, bitiyosun bu mum gibi, söneceksiiiiiiiin!!!" diyo etrafındakiler mum söndürene içten içe.
O yüzden diyorum ki: rahat bırakın mumları, iptidai ortam aydınlatma gereci ya da ne biliim romantik ambians aksesuarı olarak kullanın, ama doğum günlerine bulaştırmayın şu mumları...!
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
